

Şiddet karşısında kadının çaresizliğiDünya kadınları içinde belki en çok özveride bulunan Türk kadınlarını, biz çoğu zaman insan yerine bile koymuyoruz maalesef.
Sevim Kılıçdaroğlu, kadına yönelik şiddetin her geçen gün artması, buna karşı devletin ve toplumun hiçbir şey yapamaması karşısında çok haklı olarak “İsyan ediyorum!” diyordu. Mevcut yasaların süregiden şiddete karşı caydırıcı biçimde uygulanamamasından, toplumda kadına yönelik çağdışı algı ve zihniyetin değişmemesinden şikâyet ediyordu.
Bu kadar haklı isyana, bu kadar haklı şikâyete kim ne diyebilir? 75 milyonluk koca bir toplum, son birkaç seneden beri hızlanarak süren kadın cinayetleri karşısında işe yarar bir tepki ortaya koyamıyor! Kadın, tarih boyunca her yerde eziyete ve zulme maruz kalmıştır. Fakat şu anda dünyada en kıyıda köşede kalmış ülkeler de dahil, kendisine yönelmiş ağır şiddet ve vahşi cinayetler karşısında bizim kadınımız kadar kaderine terk edilmiş; çaresiz bırakılmış başka bir ülke kadını yoktur.
Türkiye’de kadın olmak
Horlanmışlığın, dışlanmışlığın, ikinci sınıf sayılmanın daha da önemlisi ezilmişliğin simgesi olarak akla yüz yıllarca hep zenciler ve Kızılderililer, yani renk ve ırk ayrımına uğrayanlar, yani kölelik mağdurları gelmiştir. Halbuki onlarla birlikte yüzyıllar boyu bütün toplumlarda, bütün coğrafyalarda kadın da horlanmış, ezilmiş; zulmün her şekline maruz kalmıştır. Fark şuradadır ki kadınlar, köleliği açıktan değil, sessiz ve derinden yaşamıştır. Kadınların gördüğü şiddetin, uğradığı taciz ve tecavüzün çoğunluğu dört duvar arasında, kapalı kapılar arkasında geçtiği için dışarıya yansımamıştır. Çünkü kadına yapılan bütün zulümler, baskılar, insanlık dışı muameleler; dinlere, geleneklere, törelere dayandırılarak meşrulaştırılmıştır. Bu yüzden tüm dünyada ezilmişliği, şiddete uğramışlığı sadece Kızılderililer ve zencilerle özdeşleştirmek yanlıştır, eksiktir.
Türkiye’de kadın olmak dün de bugün de dünyada kadın olmanın zorluklarından ayrı, kendine özgü zorluklar barındırmıştır. Türk kadını her zaman dünyadaki hemcinslerinden farklı çileler çekmiş, farklı acılar yaşamıştır. Dünya kadınları içinde belki en çok değer üreten, en çok özveride bulunan, yuvası için vatanı için canını dişine takan kadınımızı biz çoğu zaman insan yerine bile koymamışız. Nâzım Hikmet geçen yüzyılın başlarında, ‘Sanki hiç yaşamamış gibi ölen/Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ dizeleriyle kadınımızın bu kötü kaderine işaret etmiştir.
Geleneğimizde ve kültürümüzde kadını insan yerine koyan bakıştan ziyade aşağılayan, noksan sayan; saçı uzun, aklı kısa, zaaflarla dolu mahluk olarak gören bakış ağırlık taşımıştır. Kadın kötülüklerin, uğursuzlukların kaynağı olarak görülmüştür. “Kadın kocasının çarığıdır”, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin”, “Talebe hocadan, karı kocadan korkmalı” gibi birçok atasözü ve deyim, bu ataerkil algıdan doğmuştur.
Bu toplumda kadına, hakkı olmayan, sadece vazifeleri olan; sadece itaatle, biatle yükümlü bir varlık olarak bakılmıştır. Biz, erkekleri maçolukla, kazak olmakla övünen; aksini zül sayan bir toplumuz. İşte çağdışı, uygarlık dışı bu zihniyet, kadınımızı bugün dünyanın fiziksel ve ruhsal en çok şiddet gören, en zalim, en vahşi yöntemlerle hayatı söndürülen varlığı haline getirmiştir.
Zihniyet devrimi ihtiyacı
Günümüzde Türk kadını, kocasının, ayrıldığı veya ayrılmak istediği kocasının, karşılık bulamayan âşığının, kahrolası törenin kendisi için belirlediği keyfi sınırların, kuralların dışına çıktığı anda ilkel toplumlarda bile görülmeyecek bir rahatlıkta öldürülmektedir. Bugün bizim ülkemiz kadar kolaylıkla kadın yaşamına son verilen bir başka ülke göstermek zordur. Kadına karşı fiziksel güç ve üstünlüğünü Türk erkeği kadar kadını ezmek ve yok etmek için kullanan başka erkek soyu da yoktur. Son istatistiklerde günde ortalama üç olan cinayet kurbanı kadın sayısı, bu cinayetlerdeki hızlı artış sebebiyle dörde, beşe çıkmak üzeredir. Bu bir trajedidir.
Türkiye’deki kadın kuruluşlarının, kadın platformlarının, feministlerin öncelikli hedefleri kadınlarımızı vahşi cinayetlerin kurbanı olmaktan kurtarmak olmalıdır. Türk kadınının kaderini değiştirmenin, süregiden mağduriyetlerini, kendilerine yönelik hunhar cinayetler karşısındaki çaresizliklerini önlemenin bir aracı da erkek egemen zihniyeti değiştirmek, feodal önyargıları yok etmektir. Maço zihniyet subaşlarını tuttukça, karar mevkilerini işgal ettikçe kadınların birer ikişer cinayete kurban gitmesinin önüne geçilemez!
Ne demek istediğimizi somut, yaşanmış bir olayla anlatalım:
1980’li yıllarda İngiltere’de bir gece yarısı tek başına bir parkta dolaşmakta olan bir kadın, birkaç erkeğin tecavüzüne uğramış. Polis, suçluları yakalayıp adalete teslim etmiş. Davaya bakan hâkim, bu kişilere bir tecavüz suçunda o güne kadar görülmemiş ağırlıkta bir ceza vermiş. Bu cezayı fazla bulup sağda solda, fakat özellikle medyada eleştirenlere, hâkim şu açıklamada bulunmuş: “Ben cezanın az bir kısmını tecavüz suçu için verdim. Büyük kısmınıysa, İngiltere’de kadınların istediği saatte, istediği yerde yalnız başına dolaşabilmelerini sağlamak için verdim!” Sözünü ettiğimiz, böyle kararlara yol açacak bir zihniyet değişimidir, devrimidir!
Benzer Haberler